Altinkafes

tema ve ps calismalari
 
AnasayfaKapıTakvimSSSKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Kur’ân Bize Yeter Deyip İbadeti Terkedenler

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
mehmet resat
supermod
supermod
avatar

Mesaj Sayısı : 1000
Yaş : 67
Kayıt tarihi : 06/03/12

MesajKonu: Kur’ân Bize Yeter Deyip İbadeti Terkedenler    C.tesi Ara. 08 2012, 14:43

Kur’ân Bize Yeter Deyip İbadeti Terkedenler




[Resimleri sadece adminler görebilir.]Sözünü
edeceğimiz kişiler Kur’ân’a iman eden ancak tuttukları yol ile
İslâm’ın yaşanmasına, hayata mal olmasına bilmeden de olsa zarar veren
bir kesim.
Her menfi hareketin arkasında bir ecnebi parmağı aramak herkesin hemen
aklına gelen öncelikli şık. Ama, sözünü edeceğimiz kimseler ecnebilere
alet olmaktan çok, onları bilmeyerek sevindiren cinsten.

Şöyle ki, ülkemizde Kur’ân hakikatlerine gönülden bağlı, İslâm ahlâkını
benimsemiş, ibadetlerini aksatmadan yerine getiren büyük bir gençlik
kesimi var. Bunların sayılarının her geçen gün biraz daha artması,
bütün düşmanlarımızı derinden düşündürüyor. Bu yıkıcı güçler,
gençliğin İslâm’la tanışmasına engel olmak için özellikle içkiyi,
uyuşturucuyu, sefahati, her türlü ahlâk dışı yayınları sürekli teşvik
ediyorlar.

Hedefleri, akıl ve kalplerini şehvet odaklı işleten hayvanî bir
gençlik ortaya çıkarmak. Bu vadide hayli yol aldıklarını da teslim
etmek durumundayız. Ancak, yıkımın kolay, yapmanın zor olduğu dikkate
alındığında onları her geçen gün biraz daha ümitsiz eden bir tablonun
büyüdüğü ve yükseldiği de bir gerçek.

İşte yıllar önce, bu düşmanları sevindirecek ve onlara sönük de olsa
ümit ışığı olabilecek bir tuhaf akım çıkmıştı ortaya. Bunlar bugünlerde
yeniden boy gösterme hevesine kapıldıkları için konu üzerinde kısaca
durmak istiyoruz.

Bu kişiler diyorlar ki, Kur’ânda her şey vardır, başka bir kaynak
aramaya gerek yoktur. Bunlar, İslâm’ın temeli olan kelime-i şahadetin
her iki kanadına da iman ettiklerini ifade etmekle birlikte, ikinci
kanadı, amel konusunda hiç nazara almama gibi tuhaf bir yola girmiş
bulunuyorlar. Bunun için de, hadis-i şerifleri İslâm’ın ikinci kaynağı
olarak kabul etmiyor, her şeyin zaten Kur’ânda bulunduğunu, bunlara
gerek olmadığını söylüyorlar. Kendilerine diyorsunuz ki, “Kur’ânda
namaz emredilmekle birlikte nasıl kılınacağı tafsilatıyla
anlatılmamış; hadis-i şerifler ve Allah Resulünün (asm.) uygulamaları
olmaksızın nasıl namaz kılacağız?”


Bu sorunuza, Kur’ânda anlatılandan ne anlıyorsak namazı öylece kılacağız diye cevap veriyorlar. Sorularınızı artırıyorsunuz, “Kur’ânda
beş vakit namaz açık olarak geçmiyor, sadece sabah ve akşam namazından
bahsediliyor, bir da orta namazdan. Bu ise ikindi namazı olarak
anlaşılabiliyor.”
dediğinizde, size hemen hak veriyor ve “Zaten namaz iki vakittir üçüncüsü bizim tercihimize bırakılmış.” diyorlar. “O halde,” diyorsunuz, “iki vakit de olsa bu iki namazı kaç rekât kılacağız, namazda neler okuyacağız. Zira bunlar da Kur’ânda açıklanmamış.”

Bu sorunuza şu garip cevabı alıyorsunuz: Rekat diye bir şey yok,
Kur’ânda sadece namaz emredilmiş, rükûdan, secdeden bahsedilmiş, kıble
tayin edilmiş. Kişi gerisini kendisi belirleyecek, dilediği namazı yine
dilediği kadar rekât kılabilir; bir rekât da kılar, on rekât da.

Bu kesimin bütün yanılmalarını burada aktarmaya gerek yok. “Namaz dinin direğidir.”
(Tirmizi, İman 8) hadis-i şerifinden hareketle açıklamalarımızı sadece
namaz örneği üzerinde yapmakla yetineceğiz. Diğer ibadetlerdeki fikir
sapmaları da bundan farksız.

Önce, etrafımıza şöyle bir bakalım, bunların dediği şekilde namaz
kılan kimse var mı? Yok. Kendilerinin de böyle bir namaz kıldıklarını
hiç sanmıyoruz. Kılsalar, haklı bildikleri bu dava ile ortaya çıkar,
namazı o şekilde kılan bir ekol teşkil eder ve sayılarının artması için
de gayret gösterirlerdi. O halde, bu fikrin neticesi, güya Kur’âna
uygun namaz kılma perdesi altında, namaz kılmayan bir nesil
yetiştirmek.

Kur’ânın ilk muhatapları ve Resulullahın (asm.) ilk arkadaşları ve
talebeleri olan sahabelerin böyle bir namaz kıldıklarını bunlar da
iddia edemiyorlar. Sahabeler Allah Resulünün (asm.) her hareketini,
özellikle de ibadete dair uygulamalarını büyük bir titizlikle aynen
tatbik ve taklit etmişler. Onları takip eden tabiin döneminde ve daha
sonraki asırların Müslümanlarında da böyle bir ferdî ve keyfî uygulama
görülmüyor. Bu hal, tâ bu asra kadar böylece devam ediyor.

Hak mezhepler yanında, dalâlet fırkası dediğimiz İslâm’ın istikamet
çizgisinden sapma gösteren kesimlerde de böyle indî bir ibadet şekli
göremiyoruz. Bu asra kadar böyle bir uygulama görülmediğine göre, bu
kesimin iddiaları esas alındığında bugüne kadar Kur’âna uygun ibadet hiç
yapılmamış oluyor. Dolayısıyla, İslâm dini hayata mal olmamış, sadece
inanç planında kalmış bir din oluyor.

Yine bunların telakkisine göre, Peygamber Efendimiz de (asm.) namazın
nasıl kılınacağını ümmetine öğretmeyen, onları bu noktada kendi
görüşleriyle baş başa bırakan birisi olarak görülüyor. “O halde, peygambere ne gerek vardı?”
diye bir soru akla gelebiliyor. Eğer peygamberin tek görevi insanlara
Kur’ânı tebliğ etmek ise Kur’ânın nasıl yaşanacağı konusunda örnek
olmak gibi bir görevi yoksa, o zaman Kur’ânın nazil olması, peygamber
olmaksızın bir melekle de gerçekleştirilebilirdi.

Melekler, diledikleri şekillere girebilen nuranî varlıklardır. Nitekim
Cebrail Aleyhisselam Allah Resulünün (asm.) huzuruna, sahabeden
Dıhye’nin suretiyle çıkabildiğine göre, Cenab-ı Hak, Kur’ânı da
Cebrail vasıtasıyla ve Tevrat’ta olduğu gibi bir defasında toplu
olarak inzal eder, uygulamasını insanların şahsî görüşlerine ve
tercihlerine bırakabilirdi.

Bu kişilerin takıldıkları nokta, namaz ve diğer ibadetleri Cenab-ı Hakk’ın niçin bütün tafsilatıyla Kur’ânda anlatmadığı meselesi. Onlar, bunu şöyle yorumluyorlar: Demek ki, buna gerek yok ve kulların bu konuda serbest bırakmaları onlar için bir rahmet.

Böyle bir anlayışa göre, beşerî kanunlarda da bu kadar tafsilata gerek
yok. Bütün suçları tek tek sıralamak, bunların cezalarını bütün
teferruatıyla ortaya koymak yersiz ve mânasız. Herkes anayasayı
incelesin, nasıl anlıyorsa öyle uygulasın.

Yine bu anlayışa göre, kâinat kitabındaki ince mânaları da araştırmak
yersiz. Allah açıkça neyi göstermişse onunla amel etmek kâfi. Yani,
güneşle yolunu göreceksin, havayı teneffüs edeceksin, toprağı ekip
biçeceksin, suyu içecek ve ekinlerini sulayacaksın o kadar. Ne yer altı
kaynaklarını, ne iç organların görevlerini, ne genlerin, ne atomların,
ne ışınların keyfiyetini araştırmak gerekmez. Zira, gerekseydi Allah
onları da güneş gibi, su gibi gözümüze gösterirdi.

Böyle bir düşünce nasıl insanı ilimden ve medeniyet nimetlerinden
mahrum bırakırsa, sadece Kur’ân ayetlerinde açıkça beyan edilen
mânalara bakmak da Kur’ânın çok geniş mâna ikliminden, çok derin feyiz
kaynaklarından insanı mahrum eder. Böyle bir kişi, sadece anladığı
kadarıyla yetinir, anlamadıklarını yahut açıklanmayan hükümleri yaşama
ihtiyacı duymaz. Zaten nefsin de istediği, böyle şükürsüz bir hayat,
ibadetsiz bir dindir.

İçtihada karşı çıkan, mezhepleri tanımayan, ilm-i hali gereksiz bulan
bu kişilerin yaptığı da, aslında, çok yanlış bir içtihattır. Yani, “Sadece Kur’ân ayetleri yeterlidir, hadislere bile ihtiyaç yoktur.” demek, başlı başına ve sorumsuzca yapılmış cüretkâr bir içtihattır.

Zira, Kur’ân-ı Kerimde, “Sadece ayetlerle iktifa edin, Peygamberin sünnetine uymanız gerekmez.” mânasında
bir ayet yoktur. Aksine, o Hak elçisine her hususta uymamız
gerektiğini emreden ayetler mevcuttur. Bunlardan bir kaçını ileride arz
edeceğiz.

O halde böyle bir anlayış, tamamen his ve hevesten kaynaklanan yanlış bir içtihattır.

Bakınız, içtihat kapısını açan ve ayetlerden hüküm çıkarmaya imkân veren ayet-i kerimede ne buyruluyor:
“Eğer o meseleyi peygambere ve müminlerden ihtisas sahibi
kimselere havale etselerdi, elbette o kimselerden hüküm çıkarmaya
ehliyetli olanlar işin doğrusunu bilirlerdi.”
(Nisâ, 4/ 83)

Ayette geçen “istinbat” yani hüküm çıkarma imkânı,
yine ayetteki ifadesiyle ulu’l-emr olan yetkili kişilere tanınmıştır.
Nitekim, bu ayetin verdiği müsaade ile Allah Resulü (asm.) bizzat
içtihat yaptıkları gibi, sahabenin yetkili âlimleri de içtihatta
bulunmuşlardır.

“Sadece Kur’ânla amel ederiz.” diyen kişiler Kur’ânın
bu ayetiyle de amel etmek gerektiğini, bunun ise yetkili kişilerce
yapılan içtihatlara uymak manasına geldiğini de bilmelidirler.

Fıkıh konusunda zamanın ihtiyacına ve ortaya çıkan yeni durumların
halline dair yapılan içtihatlar, Üstat Bediüzzaman hazretlerinin
ifadesiyle, yüzde on kadardır; şeriatın yüzde doksanlık kısmı ise
muhkemattır, yani kati hükümlerdir. Kur’ânın açıkça bildirdiği
meselelerde ve Allah Resulünün (asm.) kati beyanlarında içtihat
yapılamaz ve bunlar şeriatın yüzde doksanını teşkil ederler.

Allah Resulü (asm.) namazla ilgili ayetleri nasıl uygulamışsa bunlara
aynen uymak, her Müslüman üzerine bir borçtur. Peygamber Efendimiz
(asm.) sabah namazını iki rekât kılmışsa, bunu ne bire indirmeye, ne de
üçe çıkarmaya kimsenin yetkisi yoktur. O Hak Elçisi (asm.) bütün ömrü
boyunca sabah namazını iki rekât kılmışken, bütün ashab-ı kiram da O’na
aynen uymuşlarken, bugüne kadar gelen bütün alimler ve onlara uyan
bütün müminler de bu konuda ittifak etmişlerken, artık “Kur’ânda sabah namazının iki rekât olduğuna dair bir ayet.” yok
gibi bir gerekçe ile, başta Peygamberimiz (asm.) olmak üzere bütün
Müslümanlara ters bir uygulamaya gitmek, dini tahrife yönelik değilse
çok büyük bir gaflettir.

“Her kim de, hidâyet yolu kendisine iyice belli olduktan sonra,
Resulullaha muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola tâbi
olursa, Biz onu döndüğü yolda bırakırız. Fakat âhirette kendisini
cehenneme koyarız. Orası ne fena bir varış yeridir!”
(Nisa, 4/115)

Yine bu kişiler Kur’ânı okuduklarına göre şu ayet-i kerimeleri de görmüşlerdir:

“Peygamber size her ne getirirse onu alın, sizi neden menederse ondan da sakının.” (Ahzab, 33/21)

“Kim Resûlullah’a itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 4/80)

“De ki, Allah’a ve resulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, elbette Allah küfre girenleri sevmez.” (Âl-i İmran, 3/ 32)

“De ki, Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin; tâ ki Allah da sizi sevsin. …” (Âl-i İmran, 3/ 31)

“Ey iman edenler! Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Kur’ân’ı ve
Resûlullah’ın öğütlerini işitip durduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin!”
(Enfâl, 8/20)

“Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın
kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve
salihlerle birliktedir. İşte bunlar ne güzel arkadaştır!”
( Nisâ, 4/69)

“Allah ve Resûlü, herhangi bir meselede hüküm bildirdikten
sonra, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre
seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir
sapıklığa düşmüş olur.”
(Ahzab,33/36)

“Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında
ihtilâf ettikleri meselelerde seni hakem kabul edip, sonra da verdiğin
hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir
teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.”
(Nisâ, 4/65)

Cenab-ı Hak, bu ayet-i kerimelerde Resulünü hiç nazara vermeden, doğrudan, “Benim emirlerime uyun, yasaklarımdan sakının. Bana itaat edin. … ”
diyebilirdi. Bunun yerine, bu gibi ifadelerin ihtiyar edilmesi,
Allah’a itaatin peygambere uymaksızın mümkün olamayacağı içindir.

Hele bazı hükümler vardır ki, en âlim insanlar da bu konuda bir karar
veremezler. Konumuza sadık kalarak örneğimizi de yine namazdan verelim.
Yetkili âlimlerimiz namazın vakitleriyle ilgili ayet-i kerimelere bazı
izahlar getirebilseler bile, namazın rekâtlarına, rüku ve secdelerin
sayılarına, bunların yapılış sıralarına, rükuda ve secdede okunacak
tespihlere kadar çok meselede bir hüküm veremezler. Zira, bu gibi
meseleler peygamber talimi olmaksızın mücerret akılla ve ilimle
halledilemez.

Biz bu gibi iddia sahiplerinin bazı yazılarını okuduk. Dikkatimizi çeken bir noktayı yazmak isteriz:

Bu yazıların çoğunda Peygamber Efendimiz (asm.) için sadece peygamber
denilmekle yetinilmiş, ne hazret denilmeye, ne de aleyhissalatü
vesselam diyerek ona salat ve selama gerek duyulmamıştır. Bunun o
kişiler için büyük bir kayıp olduğunu düşünüyoruz.

Sadece bir kısmına kısaca değinmekle yetindiğimiz bu yanlış anlayış ve
hatalı davranışların, bir kasıt eseri olmayıp gafletten kaynaklandığına
inanmak istiyor ve kendilerinin bu yoldan kısa zamanda dönmelerini
temenni ediyoruz. Aksi halde, bazı kişilerin namazsız ve ibadetsiz bir
hayat geçirmelerine sebep olacaklar ve “Sebep olan işleyen gibidir.” hükmünce onların bütün ihmallerinin ve günahlarının bir katı da kendilerine yazılmakla büyük bir zarara uğrayacaklardır.





Yazar:Alaaddin Başar (Prof.Dr.)


Kaynak : Sorularlaislamiyet.com

**
[Resimleri sadece adminler görebilir.]


[Resimleri sadece adminler görebilir.]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://www.asiluydu.com
Minik SeRCe
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 4290
Kayıt tarihi : 04/10/08

MesajKonu: Geri: Kur’ân Bize Yeter Deyip İbadeti Terkedenler    Ptsi Ocak 07 2013, 18:13

gül gül gül gül gül gül

**
[Resimleri sadece adminler görebilir.]

[Resimleri sadece adminler görebilir.]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://altinkafes.eniyiforum.net
Burcucan59
supermod
supermod
avatar

Mesaj Sayısı : 966
Yaş : 35
Nerden : Almanya
Kayıt tarihi : 17/01/10

MesajKonu: Geri: Kur’ân Bize Yeter Deyip İbadeti Terkedenler    Perş. Ocak 17 2013, 21:02

bravo cicek
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Kur’ân Bize Yeter Deyip İbadeti Terkedenler
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Altinkafes :: Biyografi :: Dinimiz-biografi-
Buraya geçin:  
forum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Suistimalı göstermek | Bir bloga sahip olmak